ÖLÜ ATLAR ZAMANI


Bir Gani Rüzgar ŞAVATA eleştirisi üzerine…

Konu Gani Rüzgar ŞAVATA’nın sanatı ve ürünlerine yöneltilecek eleştiriler olduğunda, emin olun sayın yazardan çok daha fazla olumsuz şey söyleyebilecek kişilerden biri de benim. Ama “kemik sızlatmak”la başlayan ve sonuna kadar sanatına değil kişiliğine yönelik ağır ithamlar, niyet okuyan yargılar ve hem bir filmine hem de son günlerde gündemde olan bir yargılamaya dair açıkça gerçeğe aykırı beyanlar içeren bir yazı söz konusu olunca, tartışılan şey artık sinema sanatı değildir.

Kaderin cilvesi, Ahmet KAYA ne yaşadı ise bir benzerini Gani Rüzgar ŞAVATA yaşıyor. Görebildiğim dört talihsiz benzerliği madde madde yazmaya çalışacağım.

İlk benzerlik: Ahmet’in (neden sadece adıyla hitap ettiğim ayrı bir konudur) “Yıldızlar ve Yakamoz” albümünün çok kıymetli bir kopyası vardır. İlk baskıdan olan bu serinin koleksiyonerler ve Ahmet KAYA hayranları için önemi, içinde “ben beni” şarkısının değil, “suskun” şarkısının yer almasıdır. Neden ilk baskının devamı getirilmeyip böyle bir değişikliğe gidildiği ise bir spekülasyon ya da şehir efsanesi değildir, Ahmet kendi ağzından açıklar.

“Yakamoz” o albümde yer alan tek yeni şarkıdır, bu nedenle albümün adı “Yıldızlar (yani eski yıldızlaşmış şarkılar) ve Yakamoz”dur. Ahmet KAYA bu albümde “Turuncu Gemi”yi de ilk kez seslendirmiştir ama o şarkı daha önce Ahmet KAYA yapımcılığında Çetin ORANER tarafından “Düşlerim” isimli albümde seslendirildiği için “eski” şarkılardandır. Yani albüm (bir yeni şarkı dışında) bir nevi “best of”tur.

Albüm (o zamanki manasıyla kaset ve CD) baskıya girer. Ancak tam bu noktada rahmetli Ahmed ARİF’in ailesi, “suskun” şarkısının albümde yer almasını istemez. Ahmet (kendi anlatımıyla) bu durum üzerine Arif SAĞ’ın kapısını çalar, o da Mahsuni ŞERİF’in “ben beni” şarkısını albüme koymasını tavsiye eder. O mükemmel bendir introsu ve Arif hocanın etkisiyle insanüstü bağlama (şelpe) performansı gelince harika bir “ben beni” yorumu oluşur.

Dedik ya, kaderin cilvesi. Şimdi Ahmet KAYA’nın hayatını filmleştiren Gani Rüzgar ŞAVATA da aynı kaderi yaşıyor. Ama bu kez rıza göstermeyen mirasçılar Ahmet KAYA’nın ailesi. Arada can alıcı bir fark var, çok ayrıntıya girmeden açıklamak gerekirse: “Suskun” Ahmed ARİF’in bir şiiridir. Telif hakları Ahmed ARİF’te, dolayısıyla mirasçılarındadır. Ahmet KAYA’nın (veya herhangi bir kişinin) kurgu hayat hikâyesi ise (basılı bir eserden uyarlama değilse) telif gerektirmez. Bu nedenle aile davayı herhangi bir telif hakkı ihlali iddiasında bulunmadan açmıştır. Evet evet, ailenin değil talebi, böyle bir iddiası dahi yoktur (Aile “kişilik haklarına saldırı” iddiası ile dava açmıştır, bu iddia da yanlıştır ama ayrı bir tartışmanın konusudur).

Telif konusu üstü kapalı olarak sadece ailenin “Ahmet KAYA şarkısı olmayan bir Ahmet KAYA filmi olur mu?” sorusunda gizli biçimde mevcuttur.

Evet, olur! İki nedenden: Birincisi bir tercih meselesidir. “Ahmet KAYA şarkısı olmayan Ahmet KAYA filmi mi olur” demek, çok ısmarlama (ve kökünde ticari olan, çoğunluğun beklentisini karşılama kaygısı güden) bir yaklaşımdır. Ama ikinci ihtimal daha nettir: Şayet kapınızın onlarca kez çalınmasına rağmen, telif ücretleri de ödenerek bu şarkıların filmde kullanılmasına izin vermezseniz, bu durumda da olabilir. “Olabilir” diyorum, “mecburen” demiyorum. Zira Gani Rüzgar ŞAVATA’ya “şarkıları kullanması, telif haklarını ödemeye hazır olduğunu ihtar etmesi, şayet bu konuda bir dava açılır ise zaten ödemeye hazır ve razı oldukları bedelleri ödeyecekleri” defalarca telkin ve tavsiye edildi, ancak bu kadarını bile saygısızlık sayarak yapmadı.

İkinci benzerlik: Atılan çamurun izinin kalmasıdır. Ahmet için sahteliği ispatlanmış o fotoğraflara dayanarak hâlâ vatan hainliği suçlaması yapanlara ne anlatsanız boştur. O görüntü kafasına kazınan kişi için ne söylediğinizin ne anlattığınızın hiçbir önemi yoktur.

Bu gerçeği anlamayan insanı bir noktada mazur görmek mümkündür. Anlamıyordur. Algısı buna kapalıdır. Amenna. Ama gerçeği bildiği ve anladığı halde aksini yazan kişi için söylenecek söz yoktur.

Gani Rüzgar ŞAVATA’nın “filmlerinde hayvanlara eziyet ettiği” iftirası tam da böylesi bir benzerliktir. Daha üç beş gün önce bir yazıyla tekrar gündeme geldi bu iddia (https://www.medyaradar.com/iki-gozum-ahmet-filmi-ahmet-kayanin-kemiklerini-sizlatacak-makale-2026347). Oysa basit bir Google araştırması olayın aslını anlamak için yeterli olacaktır:

(https://www.sabah.com.tr/yazarlar/gunaydin/aytug/2008/08/29/at_eziyet_gormemis_)

“…Saddam’ın Askerleri filminin yönetmeni Gani Rüzgar Şavata ve oyuncusu Tuğba Özay da vardı. Film, bir kamyonun arkasında sürüklenen at sahnesi nedeniyle hayvan severlerden ağır eleştiriler almıştı. Yönetmen Şavata ekrana getirilen görüntüler eşliğinde gerçeği anlattı ve hepimizin yüreğine su serpti. Öncelikle at, Şavata’nın gözü gibi baktığı üç atından biriydi. Veteriner kontrolünde bayıltılmış, üzerine bağlanan palan’ın içine koruyucu malzeme doldurulmuş, hatta bir film hilesiyle altına sürtünmeyi engellemek için bir de keçe serilmişti. Üzerindeki kanlar ise boyadan ibaretti.(Yüksel AYTUĞ – 29.08.2008)

Gani’nin bütün yazı boyunca küçümsenen sanatçı tarafı, bu kadar inandırıcı olmakla (sayın yazarın hâlâ gerçekten öldürüldü “sandığı” at da gözetilirse) en azından “özel efekt” dalında sınıfı geçmiş olmalı. Onlarca kez izlediğim (Benedict CUMBERBATCH’in şaşırtıcı derecede kötü oyunculuğu hariç) mükemmel bir yapım olan “The War Horse” (Savaş Atı) filminde atlara yapılan eziyeti (bilhassa tel örgülere takıldığı sahneyi) oğluma “film oğlum bu film, canı yanmıyor bile” diye anlatışım canlandı gözümde, şimdi burada aynı kelimelerle yazmak olmaz. Şöyle yazayım bari (Cem YILMAZ’ın meşhur söyleyişiyle): “Sayın eleştirmen, ip var ip!”

Basit bir Google araması ile ulaşılabilecek bu gerçeğe rağmen, “…sen önce şu filminde öldürdüğün(!) at için 12 yıl gecikmiş özrünü dile” cümlesi ile biten bir yazı için beni arayan Gani Rüzgar ŞAVATA ne dedi, biliyor musunuz? “Tekzip et” demedi, “dava aç” demedi, “tazminat iste” demedi. Tek bir şey dedi, “o konunun aslının öyle olmadığını bu arkadaşlara bildirelim, yanlış biliyorlar(!)” dedi.

Bu nahiflikte bir insandır Gani. Bu da insanların her türlü eleştiriyi bu nahif tavra bakarak kelimenin en hafif manasıyla “haksızlık” düzeyine vardırmayı bir hak olarak görmelerini ve sanatını acımasızca “küçümsemelerini” doğuruyor.

Bu durum ise bizi Ahmet ile Gani arasındaki üçüncü benzerliğe götürüyor: Ahmet KAYA’nın (“Şafak Türküsü” değil, çok sonraki) “Başkaldırıyorum” albümünü dahi gizli gizli dinlediğimizi hatırlıyorum. Çünkü (en “solcu” abilerimize göre bile) Ahmet’in yaptığı “toplumsal arabesk”ti. Kayıtlara geçmiş şekilde “kendisini meslektaşı Hakkı BULUT’tan farklı görmeyen” bir “sosyalist” sanatçılar zümresi mevcuttu. Onlara göre kıymetsiz, basit, ucuz, yarım saatte 10 tane benzeri üretilebilecek işlerdi Ahmet’in eserleri. Nahifti Ahmet, kendisine karşı haksızlık çok da umurunda olmazdı, o başkalarına yapılan haksızlıklara dayanamazdı. Söz konusu yazı baştan sona Gani Rüzgar ŞAVATA için aynı yargılarla dolu. (Hakkı BULUT’a da laf arasında haksızlık etmeyelim, asla on saniye Hakkı BULUT dinlemeye tahammülü olmayan bıçkın “rakçı” delikanlıları da gördük, hepsi yarışırcasına Hakkı BULUT, Ferdi TAYFUR hatta Ferdi ÖZBEĞEN ve Ümit BESEN “kavır”ları yaptılar yıllar sonra. Arabesk’in sosyolojik manada bir gerçeklik olarak hayatımızın orta yerinde durduğunu ve bu nedenle kıymetli olduğunu, elitist bir tavırla görmezden gelip küçümsemektense nasıl bu toprakların müzik türleri arasında eritilebileceğini düşünmek gerektiğini söylemiştik oysa defalarca. Tıpkı bu toprakların en halis geleneksel sanat türlerinden biri olan “ilkel hikâye anlatıcılığı” gibi).

Adına CANNES Film Festivali’nde
özel gösterim düzenlenmiş,
Altın Portakal sahibi,
story-teller ekolünün şark toplumlarındaki
en önemli temsilcisinden söz ediyoruz…

Dördüncü benzerlik üçüncü ile tümleşik, “tüm bunları inandığı değerler adına değil, para için yapıyor” suçlaması. Subjektif, kerameti kendinden menkul, herhangi bir dava adamı için bile canı sıkılan birinin söyleyebileceği sözler, niyet okuyan yaklaşımlar. Ahmet’in dönemin en radikal dergilerinden birinde, fotomontajla yapılmış, önünde bir çuval para ve “Yusuuuufff! Bu da doldu, yeni çuval getir!” dediği fotoroman görünümlü kare hâlâ hafızalarda (hafızam beni yanıltıyor olabilir, belki de “Bu da doldu, hadi yeni albüm yapalım” yazıyordu konuşma balonunun içinde).

Söz konusu yazarın Gani Rüzgar ŞAVATA’yı “dini ve milli değerleri” sömürmekle suçlarken başlık olarak “kemik sızlatmayı” seçmesi ilginçtir. Subjektif bile olamayacak bu değerlendirmeyi geçiyorum. Ancak “Yeteneği ve bütçesi hayalleri kadar büyük olmayan bir sinemacıdır” değerlendirmesi için bir şey sormam gerekiyor: Eee? (Sordum, soru buydu, “Eee?”).

Yeteneği konusunda eleştirilmek, çekinmeden 40 yıldır sürekli üreten ve kamuoyuna sunan bir insan için olası bir risktir. Ancak “bütçesi hayalleri kadar büyük değildir” sözleri (bir sinema eleştirmeninden geliyorsa) aslında bu “Eee?” sorusunu bile hak etmemektedir. Gani için değil de başka bir sanatçı için tersi söylense (yani “elinde çok büyük bütçeler var ama ne yazık ki hayalleri o kadar büyük değil, algısı o kadar geniş değil” dense) doğru olabilecek bu cümle için çok şey söylemeye gerek olmadığı ortada.

Gani Rüzgâr ŞAVATA ile Çağlayan Adliyesi’nde…

Gani’yi Ed WOOD’a benzeten satırlara gelince: İtiraf edeyim, Ed WOOD hakkındaki bilgim (sinema, sinema tarihi, sinema tekniği ve genel olarak sinematografi “ilgi”si yanında daha ziyade “sinema teknolojisi” ve “telif hakları” alanında uzmanlaşmış biri olmam hasebiyle) hemen hemen Johnny DEPP’in mükemmel performansı ile Ed WOOD’u canlandırdığı filmdeki kadar, daha fazlası değil. Ancak “Kürtlerin en kötü yönetmeni” olmaya uzun yıllar önce “layık görülen” biri daha olduğunu hatırlatmak isterim. Meraklısı kim olduğunu tahmin edecektir, Ed WOOD (yani en kötü Kürt yönetmen) benzetmesinin mükemmel bir kariyer için ilk adım olduğu hissi doğurabilecek bu bilgi umarım Gani Rüzgar ŞAVATA için de geçerli olur.

Bütçesiz filmlerde ortaya çıkan çocuksu bir hayal gücü ve olabildiğince ilkel bir hikaye anlatıcılığı”. Yine bütçe vurgusu. Bunun ister istemez can yakan tarafını bir an görmezden gelirsek gayet realist biçimde sormak gerekir: Bütçesiz filmden ne beklerdiniz? Kendiniz söylüyorsunuz işte, evet, kabul, bütçesiz. Yani?

Bütçe konusu ve Ed WOOD benzetmesi aslında kapalı bir de övgü içeriyor, sayın yazar farkında olmasa da. Ed WOOD hakkında sadece izlediğim bir filmden ibaret bilgimle bile söyleyebileceğim bir şey var çünkü. Israrla bağımsız kalmaya, kendi hikâyesini anlatmaya çalışmış, büyük yapımcıları arkasına alıp “piyasa” filmler çekme yoluna girip de isim yapmayınca “kapılar suratına kapanmış” bir nahif tiptir Ed WOOD bir manada, zaten bu nedenle Ed WOOD olmuştur (Aynı hüzünlü hikâye Türk sinemasında “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” ve “Muhsin Bey” filmlerinde de karşımıza çıkar aslında, Ed WOOD kadar uzağa gitmeye gerek yok). Gani Rüzgar ŞAVATA için de bu tespitler yerine göre doğrudur ve dediğim gibi gizli bir övgü içermektedir. Popüler deyişle “ana akım” sinemada kendisine birçok örneği gibi çok rahat yer bulup büyük bütçeli “piyasa” filmler çekebilirdi, ama hayallerinden ve hikâyelerinden vazgeçmediği için “bütçesi hayallerine küçük gelen” filmler çekti. Ne kadar övünse azdır. Bakarsınız sağlığında hep küçümsenen Ed WOOD’un hayatını (hem de Johnny DEPP başrolü ile) çekenler çıktığı gibi, bir gün Gani’nin de hayatını çekerler. Bu kez de Gani (ya da mirasçıları) buna karşı çıkar mı bilmem ama, çekecek kişilere bir önerim olacak o zaman: Filmin adı “Ölü Atlar Zamanı” olsun.

Filmlerini kendi küçük kitlesi dışında kimse izlemez”. Çok fazla tekrara düşmekten korkmasam burada da bir “Eee?” diyeceğim. “Eee?” sorusu dışında gizli hakir görmeyi vurgulamaya gerek var mı? Evet var. Çünkü bu cümle, adını (ve bazen son derece nitelikli çalışmalarını) duyurabilmek için ellerinden geleni yapan, ancak ne yaparsa yapsın “kendi küçük kitlesi dışında” dinlenmeyen yüzlerce müzik emekçisini, sanatçısını da hakir görmektedir. Üç kuruş kazanabilmek için ajanslara reklam metni yazarlığı yapan ancak bir taraftan da giderlerini kendi karşılayarak bastırdığı kitaplar “kendi küçük kitlesi dışında” okunmayan yüzlerce şairi, yazarı hakir görmektedir. Bir sanatçıyı kaç kişi tarafından izlendiği – okunduğu – dinlendiği ile kıyaslamaya (ve bu sayıyı baz alarak hakir görmeye) verilecek başka bir cevaba gerek yok zaten. Anlaşılan sayın eleştirmen iki şey arıyor. Birincisi büyük bütçeler, ikincisi büyük bir kitle tarafından izlenmek. Bu kıstasları tam manasıyla karşılayan “Recep İVEDİK” serisi kendisi için iyi bir örnek midir acaba?

“Siyasete atılır ama seçilemez”. “Eee?” bile demeyeceğim, siyasete atılan (ve Gani gibi bir ilden milletvekili adayı gösterilecek kadar ilerleyebilen) insanların yaklaşık onda biri seçilir. Yanlış mı biliyorum? Bunun sanatçı ve sanatı ile ilgisi nedir? Aklıma müzik, sinema, edebiyat konularında kariyeri tartışılamayacak bir seçilemeyen belediye başkan adayı geliyor. Gerçi o sonra milletvekili seçildi değil mi, demek ki sanattaki başarısını buna borçlu, yoksa ne “Karlı Kayın Ormanı” bestesinin bir anlamı olurdu ne de “Yer Demir Gök Bakır” filminin.

Ulaşamadığı hedefler yolunda giderek asabileşen (Gani’yi hiç asabi görmedik, doğru kelime “agresifleşen” olsa gerek) Gani Rüzgar Şavata, Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya’nın iznini almadan, nezaketen bile danışmadan bir Ahmet Kaya filmi çekmeye soyundu”. Bir cümlede, kamuoyuna aksi onlarca kez deklare edilmiş ve ailenin de yalanlamadığı  (hadi yalan demeyelim ama) “gerçeğin aksi” üç beyanda bulunmak gerçekten şaşırtıcı. Gülten KAYA bu toplumda karşılığı olan bir insan. Her zaman da olmaya devam edecek. Ancak onlarca kez (talep ettikleri her türlü telif hakkını ödemek ön kabulü ile) kapısı çalınan, aracılar konulan aile görüşmeyi bile hiç kabul etmedi. Bir sonraki cümle ailenin tavrını biraz daha açmayı gerektirecek zaten.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi, “İki Gözüm Ahmet” filmi için yerel mahkemelerin verdiği “ihtiyati tedbir” kararını kaldırdı ve filmin gösteriminin önü açıldı”. Her cümlesi gerekçelendirilmiş, açılmış, son derece sübjektif yargılara dayandırılmış yazıda, bu cümlede (hem de bir yargı kararından söz ettiği için en çok “gerekçe”ye vurgu yapılması gereken cümlede) hiçbir açıklama yok. Bilmeyenler için söyleyelim, tüm tedbirin kaldırılması istemlerimizde ana dayanağımız Medeni Kanun’un ikinci maddesi idi. Tüm hukuk kurallarının (yerine göre Anayasal hakların bile) önüne geçecek bir norm olan “iyi niyet kuralı” yani. (İlgili basın açıklamamızın linki ve görüntüleri aşağıdadır)

https://www.mynet.com/amp/iki-gozum-ahmet-filminin-yonetmeni-savata-yayinlanmasinda-hicbir-engel-yok-izle-6724372.html

Hukuk fakültelerinde birinci sınıfta Medeni Hukuk dersinde ilk belletilen kurallardan / maddelerden biridir: “Hiç kimse bir hakkını kötüye kullanamaz”. Klasik örnek de şudur: Evine bir bahçe duvarı yapabilirsin. Ev senindir. Mülkiyet en baskın haktır. Ancak, o duvarı “ev benim bahçe benim” diyerek 8 metre yükseltip komşunun ışığını kesemezsin.

Daha filmin çekimlerine başlanmadan, değil davada gerekçe ve delil olarak gösterdikleri fragmanlar, ortada tek bir kare bile yokken “ne olursa olsun bu filmi çektirmeyeceklerini” dile getiren ailenin tavrı işte tam da bu konuda ders kitaplarına girecek bir örnektir. Ailenin tabi ki her türlü hukuki yola başvurarak filmin yayınını geçerli gerekçelerle durdurma (durdurulmasını talep etme) hakkı vardır. Ancak “ne olursa olsun” tam olarak şu demektir: “İyi bir film de olsa kötü bir film de olsa, büyük bütçeli de olsa dar bütçeli de olsa, tarihi gerçeklere bağlı olsa da olmasa da -ve nihayetinde- kişilik haklarına saldırı olsa da olmasa da”. Bu tavır, eski Türk Kanun-u Medenisi’nin veciz ifadesi ile “bir hakkın sırf gayrı (başkasını) ızrar eden (zarar ve ızdırap veren) suistimali (kötüye kullanımı)” olur ve hukuk tarafından korunmaz.

Söz konusu yazıda unutulan(!) Bölge Adliye Mahkemesi kararının gerekçesini de böylece dile getirmiş olduk.

…sansasyon yaratma amaçlı PR turlarına başladı”. Film zaten özgürleşmiş ve alabileceği maksimum seyirci sayısını alacağından bu sektörde dirsek çürütmüş kimsenin en ufak bir şüphesi yok. Ancak bir başka ayrıntı var: Malum, küresel pandemi nedeniyle sinemalar kapalı. Ne zaman açılacağı belli değil. Açılması yetecek mi, insanlar bu korkuyla ne kadar bir süre daha sinemalardan uzak duracaklar belli değil. Algı yöneten ve PR yapan (veya “PR turu” yaptıran) uzmanların tamamının bugün üretilecek bir sansasyonun hiçbir faydası olmayacağını, sansasyon üretilecekse bile bir süre daha beklenmesi gerektiğini söyleyeceği böylesi bir günde PR turlarına başlamış ise, bu Gani Rüzgar ŞAVATA’nın sansasyon ve PR konularından hiç anlamayan biri olduğu gerçeğine götürür bizi, başka hiçbir sonuca değil.

Kamyonetin arkasına at ölüsü(!) bağlayıp sürükleyen Gani Rüzgar Şavata’nın hak hukuk gözetmeden çektiği Ahmet Kaya filmi…”. At ölüsü konusunu tekrar etmeyelim. Hak hukuk gözetme konusunda da bir kez daha soralım: Sırasıyla bir defa olsun yazar mısınız, hangi haklar? “Telif” olmadığı kesin, “kişilik haklarına saldırı olmadığı”na -en azından “telafi edilemez olmadığı”na- dair de kesinleşmiş bir mahkeme kararı var.

Konu Gani Rüzgar ŞAVATA’nın sanatı ve ürünlerine yöneltilecek eleştiriler olduğunda, emin olun sayın yazardan çok daha fazla olumsuz şey söyleyebilecek kişilerden biri de benim. Ama “kemik sızlatmak”la başlayan ve sonuna kadar sanatına değil kişiliğine yönelik ağır ithamlar, niyet okuyan yargılar ve hem bir filmine hem de son günlerde gündemde olan bir yargılamaya dair açıkça gerçeğe aykırı beyanlar içeren bir yazı söz konusu olunca, tartışılan şey artık sinema sanatı değildir.

Serdar Ortaç’ı boşver, sen önce şu filminde öldürdüğün(!) at için 12 yıl gecikmiş özrünü dile” cümlesi ile bitiyor yazı. Serdar ORTAÇ konusunda da bir şeyler yazılabilir, ama gerek yok, bitireyim: Sayın Murat Tolga ŞEN, Serdar ORTAÇ’ı boş ver, sen önce 12 yıl önce yalan olduğu ortaya çıkmış şu ölü atlar iftiran için gecikmeden özür dile!

Not:: Bu yazıyı yayınlamamın hemen ertesinde söz konusu yazı medyaradar.com sitesinden kaldırılmıştır.

Av. Volkan YOLCU

Yorum bırakın